7 Ekim’de ne oldu?

Yayınlama: 03.02.2024
4
A+
A-

Fehmi Huveydi / Aljazeera.net

7 Ekim’in ilk saatlerinde Gazze’de yaşanan depremin yansımalarını dikkatlice okumaya davet ediyorum. Şöyle bir şahsi gözlemle başlayayaım: Özetle bu büyük olay,  kimi zaman gurur ve iyimserlikle kimi zaman da hüzünle karışık utanç duygularını bir arada yaşatarak beni yedi yıl ara verdikten sonra yeniden yazmaya sevk etti. Utancımın sebebi bir köşeye çekilişimin beni bir seyirci durumuna düşürmüş olmasıydı. Bu benin altmış yıl boyunca nefret ettiğim bir şeydi. Bu durumdan çıkışın tek yolu geçici de olsa yazıya geri dönmekti. Çünkü bu tarihi anda dayanışma ve desteğin her kalem erbabı için farzı-ayn olduğu kanaatindeyim.

O gün Gazze’yi bir deprem vurduğunu söylediğimizde, HAMAS’ın Gazze’deki Siyasi Büro Başkanı Yahya Sinvar ile aynı kelimeyi kullanmış oluyorum. Sinvar bu ifadeyi Eylül ayının ortasında bir arabulucuyla İsrail yönetiminin Filistinli işçilerle ilgili inatçı/üstenci tavrına ilişkin tutumuna dair yaptığı görüşmede  İsrail’e yönelttiği uyarı sadedinde kullanmıştı. O görüşmede hazır bulunan kaynağım, Sinvar’ın konuşmasının sonunda arabulucuya, eğer İsrailliler bir hafta içerisinde konu çözülmezse, daha önce görmedikleri bir depremle yüz yüze kalacaklarını söyledi.

Arabulucu bu mesajı iletti ancak işgal yönetimi bunu dikkate almadı. Özellikle Ekimin başlarında Gazze’de hiçbir şey olmaması söylenenlere ehemmiyet vermemelerini sağladı ve rahatlarını bozmadılar. 7 Ekimde olanlar bu anlamda onlar için büyük bir şoktu.

Sinvar, tehdidini dile getirirken İsraillileri kasten yanıltmayı ve hipnotize etmeyi hedefliyordu. Sinvar’ın uyguladığı tek yanıltma eylemi bu değildi. İsrail’e yanıltıcı başka bilgiler ve birçok dolaylı mesaj göndererek, İsrail kurumlarının dikkatini Hamas’ın hazırladığından başka şeylere yöneltiyordu. Bu yanıltıcı tutumlardan biri de şuydu: Bir buçuk yıl evvel İsrail, Batı Şeria’da  İslami Cihad liderlerine yönelik şiddetli bir tutuklama kampanyası yürüttüğü sırada Hamas kılını bile kıpırdatmadı. Hareket, bu tavrıyla İsraillilere sadece Gazze’nin yönetimiyle, ekonomik ve sosyal meselelerinin çözümüyle ilgilendiği intibaını vermeyi edefliyordu.

Bu anlamda Filistinli mücadele adamı ve tarihçi Abdulkadir Yasin’in söyledikleri dikkatimi çekti. Yasin 7 Ekim’in Hamas’ın belirlediği ilk değil üçüncü gün olduğunu, daha önce belirlenen günlerde kendilerine bilgi verilen bazı grupların bilgiyi sızdırmış olabilecekleri endişesiyle operasyonun ertelendiğini söylüyor. Ona göre Hamas üçüncü seferde (7 Ekim) İslami Cihad gibi işbirliği halinde olduğu bazı hareketlere Aksa Tufanı operasyonundan sadece yarım saat evvel haber verdi.

Olayı doğru bağlamına oturtabilmek için, Gazze Şeridi’nin 18 yıl boyunca sıkı bir kuşatma altında tutulduğunu unutmamak gerekir. Yani içeri giren her şey İsrail otoritesi tarafından sıkı bir kontrole tabi tutuluyor ve direnişe güç sağlayabileceğinden şüphelenilen hiçbir şeye müsaade edilmiyordu. Giren malların denetlenmesiyle yetinilmiyor ve “Zennane” denen dronlarla Gazze’de hareket eden her şey izleniyordu. Dolayısıyla her türlü insan hareketi gözetim altındaydı. Direniş gruplarının hareketleri, eğitimleri ve kampları da tabii ki gözetleniyordu. Ancak direniş bu katı gerçekliğe teslim olmadı. Bu anlamda tüneller sığınılan en önemli çözüm olarak öne çıktı. Şöyle diye biliriz: İşgalciler yer üzerindeki her şeye tahakküm etse de direniş yer altında onların hiç gücünün olmadığı bir dünya inşa ett.

Uzunluğu Beş Yüz Kilometre olarak değerlendirilen tünel dünyası, değişik silahların üretiminin yapıldığı imalathanelerden iletişim ağlarına, kontrol merkezlerinden hassas deney laboratuvarlarına kadar sahip olduğu kapasiteyle direnişin esas güç kaynağı olmaya devam ediyor. Civar devletlerden silah ve gereksinim duyulan malzemenin gizli yollarla Gazze’ye sokulduğu artık gizli bir şey değil. Değişik alanlarından birçok uzmanın dünyanın bazı gelişmiş ülkelerinde eğitim aldığı da bilinmeyen bir şey değil. Filistinliler, Siyonist işgalciler karşısında tek başlarına oldukları gerçeğini idrak etmişlerdi. Dronlar yapmalarını sağlayan uzmanlıklardan yararlanmalarının yanı sıra ellerindeki ‘hurda’dan da silah yapmayı başardılar. Torna tezgahları, bu hurda malzemeyi üretim sürecinde etkili parçalara dönüştürdü ve şekillendirdi

Hurdadan silah üretiminin keşfedilmesi dahiliği noktası üzerinde çok durulmadı. Aynı şekilde, değişik türleriyle bir tünel ağı oluşturma dahiliği de bir sır perdesiyle kaplı. Bu sır perdesi ile üst düzey bir istihbarat çabası gizlenmiş oldu. Bu, Gazze’nin etrafını çevreleyen Yahudi yerleşim yerlerinde olan biten her şeyin izlenmesi için ortaya konan çabaydı. Öyle ki, bu çaba sonucu yerleşim yerlerindeki binaların ve Gazze’ye tahakküm etmek için bölgede tutulan askeri birliklerin tüm bilgi detayları Hamas liderliğinin elindeydi. Direnişin bu anlamdaki yetkinliği, işgalcilerin komuta kadrosuyla yerleşim yerleri arasındaki iletişimi kesecek dereceye ulaşmıştı. Böylece direniş, 7 Ekim’de engelleri yarmış ve birkaç saat içerisinde kolaylıkla bölgeyi ele geçirmişti.

İrade ortaya çıkıp ve üst düzey teknik tecrübeyle birleştiği noktada Hamas hareketi yedi tugaydan oluşan, yaklaşık 35 bin kişi olarak tahmin edilen bir savaşçılar grubu kurmayı başardı. Bu savaşçılar grubunu öne çıkaran özellik sadece üst düzey eğitim ve yetkinlikleri değildi, aynı zamanda şehadet konusunda birbirleriyle yarışmalarıydı. Bunlar toplam asker sayısı yüz bin civarında olduğu söylenen hareketin elit birlikleri olarak niteleniyordu. Hamas’ın oluşturduğu bu elit birlikler, İslami Cihat ve Fetih Hareketi’nin devrimci kanadını oluşturan Demokratik Halk Cephesi gibi diğer unsurları da içeren direnişin vurucu gücünü teşkil ediyordu. Bu gruplar, direnişin ortak operasyon biriminin ana unsurlarını oluşturuyor.

Filistin İsrail savaşında ilk defa, İsrail’in alışık olduğu hızlı sonuçlanan savaş konseptinin aksine dördüncü ayına giriyor. İlk defa direnişin füzeleri İsrail’in derinliklerine ulaşıyor ve Tel Aviv ile büyük kentlerin sakinlerinden sığınaklara girmeleri isteniyor. İlk defa İsrail’in heybeti yerle bir oluyor ve herkesin yenilmez olduğuna inandığı ordusu ile istihbaratı efsanesi çöküyor. İlk defa ABD liderliğindeki batı sistemi, daha önce verdikleri ‘onurlu arabulucu’ imajının aksine Filistinlilere karşı düşmanlık safında açıkça sıralanıyorlar. Bu da bize yeni bir haçlı savaşıyla karşı karşıya olduğumuz izlenimini veriyor. İlk defa, 1948’den beri 75 yıl boyunca bir lahza bile durmadan çalışan İsrail asıl yüzü olan iğrençliği tüm dünyaya ayan oldu. İlk defa İsrail ile müttefik olan batı başkentlerinde yeni nesiller İsrail’i protesto için sokaklara indi. Esef verici bir şekilde, Arap aleminin sahnede olmayışı ve rejimlerinin ‘merkezi dava’yı savunma konusundaki acizliği ilk defa afişe oldu.

İsrail ilk kez, Birleşmiş Milletler’in ana yargı kolu olan ve “Dünya Mahkemesi” olarak adlandırılan Uluslararası Adalet Divanı’nda yargılanıyor. Güney Afrika devletinin açtığı davayla İsrail deşifre oldu, politikası da ortaya çıktı. İsrail, mahkemede Filistin halkının yok edilmesi anlamına gelen tüm suçları işlemekle suçluyor.

Bütün bu sayılanlardan daha az ehemmiyetli olmayan başka bir konu ise, 1948’de Nekbe’den buyana Arap dünyasının İsrail içerisinde ilk defa Filistinlilerin gerçek bir savaş ve direnişine şahit olmasıdır. Bu durum 75 yıldır oluşturulan fiili duruma karşı gerçek bir meydan okumadır ve sonucu İsrail açısından bir deprem oldu. Çünkü Filistin dosyası, özellikle son on yılda gözardı edilmesinin ardından unutulmuşluk raflarından çekilip alındı. Bu unutulmuşluk İsrail Başbakanı Netanyahu’yu Eylül ayında, Aksa Tufanı’ndan iki afta önce BM Genel kurulunda yaptığı konuşmada üzerinde Filistin’in silindiği bir bölge haritasını göstermeye sevk etti.

Filistin dosyasındaki bu önemli değişiklik, kurtuluş ve toprakları geri alma hayalini yeniden canlandırdı. Ümitlerin kırıldığı ve İsrail’in yenilmez bir düşman olduğu algısı herkes arasında yaygınlaştığı bir demde hayalin yeniden canlandırılmasından bahsediyorum. İsrail’in yenilmez olduğuna inananlar şunu unutuyordu. Haçlılar ülkelerimizde iki yüzyıl kaldıktan sonra geri gitmeye mecbur bırakılmışlardı.

Kaybolmuş rüyaların canlandırılması bağlamında, denizlerimizdeki durgun suyun hareketlendiğine dair ipuçları görüyorum. Bununla, Batılı rejimlerin çoğunun Filistin meselesine ve bazı Afrika ülkeleri ile Latin Amerika’daki muadillerinin dayanışmasına yönelik olumsuz tutumunu kastediyorum. Bu, Güney ülkelerinin rolünün yeniden var olması fikrini canlandıran bir atmosferdir. Bu ülkeler Kuzey ülkelerindeki müstekbirlerin üstenci ve provkatif yaklaşımlarından çok çekti. Bir dönem, sultasıyla güneyin kanını emmek şeklindeydi bu. Geri kalan zaman süresince de batılı liberal örneğinde gördüğümüz şekliyle oluyor. Batı sistemi İsrail’in Gazze’deki imha savaşını kınamayı reddederek ahlaki sınavda berbat bir şekilde kaybederek utanç anıtına dönüştü.

Bir savaşta kazanmakla, savaşı kazanmak (zafer) arasında fark olduğunu biliyorum. Birincisi, çatışmalar sırasında elde edilen bir başarıdır. Zafer ise, ateşkes sağlanması ve çatışmaların durmasının ardından ortaya çıkan durumdur.

Mısır Silahlı Kuvvetlerinin 6 Ekim 1973’te elde ettiği ve Bar Lev Hattı’nın aşılmasıyla sonuçlanan başarısı akıllardan uzak değildir. Böylece İsrail’e acıtıcı bir darbe vurulmuş oldu. Ancak Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın İsrail ziyareti ve İsrail’le uzlaşmasının ardından, Arapların Kahire’yi boykot etmesi ve Arap birliğinin parçalanmasına yol açtı. Bu da Filistin davasını zayıflatmış oldu. Bütün bunlardan dolayı Mısır’ın geçiş savaşını kazandığı ancak İsrail’e karşı savaşı kaybettiğinin belirginleşmesi, Mısır ordusunun başarısından çok şey götürdü.

Dolayısıyla Gazze’deki direnişin başarılarına olan takdirimiz, uzun süre alacak olsa da, bir gün İsrail’e karşı savaşı kazanmak için bir araya gelmenin zaruretini bize unutturmamalı. Bu sadece tek başına Filistinlilerin değil hepimizin görevidir. Bu görev bir fedakarlık ya da gurur değil, ulusal güvenliğimiz ve tüm Arap ülkelerinin ulusal çıkarlarını savunma sorumluluğundadır.

Ne yazık ki şu anda bu konuyla ilgilenen kimseyi bulamıyorum. Filistinlilerin bu konuda kendi paylarına düşeni yaparak bizden öne geçtiklerine ve adamlarının yiğitliği ve halklarının kanıyla kendi sayfalarını doldurduklarına şahitlik ederim.

Tercüme: Mustafa Tayfur

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.